Ocak soğuğu kendini hissettiriyordu.
Sokaklar biraz daha sessiz, kahve biraz daha çabuk soğuyordu. Kışın o ağır ama berrak günlerinden biri. İnsan böyle zamanlarda zihninin netleştiğini sanır ama çoğu zaman tam tersi olur; düşünceler, soğukla birlikte daha da açılır. Yapay zekâyı konuşurken yaşadığımız durum da buna benziyor. Netlik sandığımız şey, çoğu zaman derin bir belirsizliğin üstünü örtüyor.
Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji başlığı değil. Bir sektör, bir ürün ya da geçici bir trend olmanın çok ötesinde, insanın kendine bakışını etkileyen yeni bir aralık açıyor. Sorun, ne kadar hızlı geliştiği değil; bizimle arasındaki mesafenin nerede başlayıp nerede bittiğinin giderek belirsizleşmesi. Asıl mesele, tam da bu arada kalan alanda yatıyor.
Bir zamanlar makineler yalnızca hesap yapardı. Bugün ise öneriyorlar, yorumluyorlar, hatta kimi zaman “anlıyormuş” hissi veriyorlar. Bu his, teknik bir başarıdan çok daha fazlası. İnsan, karşısında düşünen bir şey gördüğünü sandığında, kendi düşünme yükünü hafifletmeye meyilli oluyor. Karar vermek, sorgulamak, hatta yanılmak… Bunların hepsi yavaş yavaş başka bir yapıya devrediliyor.
Bu noktada yapay zekâ ile insan arasında görünmez bir alan oluşuyor. Ne tamamen makineye ait ne de bütünüyle insana. Bir tür geçiş bölgesi. İnsan bu bölgede konfor buluyor ama aynı anda bir şey kaybediyor. Çünkü düşünmenin zahmeti azaldıkça, anlam üretmenin değeri de sessizce aşınıyor.
Yapay zekâ bize cevap veriyor, evet. Ama cevapların çoğalması, soruların derinleştiği anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, hazır cevaplar insanın iç sesini bastırıyor. Kendi zihnimizde dolaşmak yerine, dışarıdan gelen düzenli ve pürüzsüz cümlelere yaslanıyoruz. Bu da düşüncenin yönünü fark etmeden değiştiriyor.
Buradaki mesele bir felaket senaryosu değil. Daha sessiz, daha fark edilmesi zor bir dönüşümden söz ediyoruz. İnsan artık karar verirken yalnız olmadığını hissediyor. Bu his ilk anda rahatlatıcı. Ama uzun vadede sezginin, sorumluluğun ve tereddüdün sınırları bulanıklaşıyor. Yapay zekâ ile birlikte düşünmek mi, yoksa onun yerine düşünmek mi? Bu ayrım her geçen gün biraz daha silikleşiyor.
Belki de bu yüzden yapay zekâyı ne bir kurtarıcı ne de bir tehdit olarak görmek yeterli. O, insanın karşısına tutulmuş yeni bir ayna gibi. Ve aynalar her zaman gerçeği değil, bakmayı seçtiğimiz şeyi gösterir.
Ocak soğuğu gibi bu dönem de keskin.
Asıl soru şu: Yapay zekânın ne kadar “akıllı” olduğu değil, insanın bu arada kalan alanda kendini ne kadar hatırladığı. Düşünmeyi, yanılmayı, durup tereddüt etmeyi ne kadar sahiplendiği. Çünkü insanı insan yapan şey, kusursuz cevaplar değil; o cevaplara giden düzensiz, yorucu ama anlamlı yoldur.


