İki haftalık benim için oldukça uzun sayılabilecek bir aranın ardından haftalık köşeme yeniden dönüyorum 🙂
Bu haftaki yazımda, Yapay Genel Zekâ (AGI) kavramını biraz daha ayakları yere basan bir çerçevede ele alarak düşünsel bir tartışma alanı açmak istiyorum. Amacım kesin cevaplar vermekten çok, birlikte düşünmek.
Yapay Genel Zekâ (AGI) tartışmaları çoğu zaman geleceğe dair büyük korkular ya da büyük umutlar üzerinden yürütülür. “İnsan yerini kaybeder mi?”, “Makineler bizi aşar mı?”, “Kontrol kimde olur?” gibi sorular gündemi belirlemeye devam ediyor.
Oysa AGI sonucuna gerçekten varıldığında, yani insan düzeyinde genelleme yapabilen bir yapay zekâ ortaya çıktığında, asıl mesele bambaşka bir yere kayabilir
Asıl soru şudur:
Zekâ artık dışsallaştığında, insan neyi temsil etmeye devam eder?
Bugüne kadar insanın evrimi büyük ölçüde bilişsel kapasite üzerinden ilerledi. Daha iyi hesaplayan, daha iyi öngören, daha iyi planlayan bireyler ve toplumlar avantaj sağladı. Akıl, yalnızca bir yetenek değil; hayatta kalmanın merkezindeydi ve bu aşamada insanın düşünsel ve dünya diye tanımladığı alanda bildiği tüm oyunun kurallarını değiştirebilecek bir gelişme söz konusu
AGI bu dengeyi ilk kez kökten değiştirebilir.
Çünkü AGI, insanın bazı işleri daha hızlı yapması anlamına gelmez. İnsanlığın yapmak zorunda olduğu pek çok işi ortadan kaldırır. Sürekli hesaplama, risk analizi, karmaşık sistemleri zihinde tutma ve optimize etme yükü azalır. Zekâ, ilk kez kıt bir kaynak olmaktan çıkar.
Bu noktada insanın yön değiştirecektir.
AGI sonrasında insanın ilk dönüşümü, daha zeki olmak değil; daha az zihinsel yük taşımak olur. Karar verme baskısı hafifler. “Yanlış yaparsam ne olur?” sorusu, yerini “Bunu gerçekten yapmak istiyor muyum?” sorusuna bırakır. Bu değişim, sanıldığından çok daha derin olacağını birlikte göreceğiz. Bugünkü kimliğimizin önemli bir kısmı, bu sürekli zihinsel çabanın etrafında şekillenmiştir.
AGI devreye girdiğinde insan ilk kez şununla yüzleşir:
Düşünmek zorunda olmadığımda, ben kimim?
Bu kolay bir soru değildir. Çünkü düşünme yalnızca üretim değil, aynı zamanda kimliktir. Bu nedenle AGI’nin ilk etkisi bir rahatlama değil; çoğu insan için bir boşluk hissi yaratır. Bu, bir gerileme değil; bir yeniden konumlanma sürecidir.
Evrim tam burada başlar.
AGI sonrası insanın bilişsel evrimi, daha fazla bilgiyle değil; belirsizliğe toleransla tanımlanır. Çünkü çözüm artık her zaman vardır. Asıl mesele, her çözümün peşinden gidip gitmemektir. İnsan, ilk kez “yapabilirim” ile “yapmalıyım” arasındaki farkı gerçekten hissetmek zorunda kalır.
İkinci büyük dönüşüm hızla ilgilidir. AGI dünyayı hızlandırır. İnsan ise bu hızın içinde bilinçli olarak yavaşlamayı öğrenmek zorunda kalır. Aksi hâlde, sürekli optimize edilen bir sistemin gürültüsünde kaybolur. Bu da insanı, ilk kez kendi ritmini seçmeye zorlar.
Üçüncü ve belki de en önemli evrim, değer alanında gerçekleşir.
AGI değer üretmez; değer hesaplar. Ne işe yarar, ne verimlidir, ne mümkündür sorularına cevap verir. Ama neyin anlamlı olduğu sorusunu cevaplamaz.
Bu soru, ilk kez tamamen insana kalır.
Bu yüzden AGI çağında insan daha üretken olmak zorunda değildir;
daha seçici olmak zorundadır.
Daha zeki olmak zorunda değildir;
daha niyetli olmak zorundadır.
Belki de insan evrimi, ilk kez rekabet üzerinden değil; filtreleme üzerinden ilerler.
Neyi yapabilirim değil,
neyi yapmaya değer buluyorum?
AGI bence insanı asla küçültmez.
Ama insanı çıplak bırakır.
Geriye kalan şey zekâ değilse, o zaman geriye kalan şeyle ne yapacağımızı ilk kez ciddi ciddi düşünmek zorunda kalırız. Belki de AGI, insanlığın son evrimi değil; ilk kez kendisiyle yüzleştiği eşiktir.
Ve bu eşik, teknolojik olduğu kadar insani bir sınav olacaktır.


