ABD’deki COVID-19 mücadelesine katılan Türk doktoru Sine Akten’in Hastane Günlüğü – 1

NEW YORK (TURKISH JOURNAL) – Dr. Sine Aras Akten – Yaşam beklemediklere gebeyse, taşımanızı ister sizden anne olarak. Sevgiyle, söylenmeden. Zordur ama bazen illaki o ağırlığı vücudunuz kaldırmalıdır. Ya vücudunuz ya ruhunuz ! İkisini de ya alacaktır ya da verecektir. Sonunda doğandan eminseniz, belki de sessice içinizde büyümelerine izin vermeniz gerekebilir. Ağlamayın. Anne olmak her zaman güzeldir. Bu hikayeler COVID-19 adlı virüsün kayıp ettirdiklerinin belki de kazanımı olarak ellerimi bırakanların anısına yazılmıştır.

UNDERGROUND – YERALTI – Bazen birileri için mafia sizsinizdir…
Odaya girdiğimde yalnız bir yaşlı adam zorlukla hastane penceresine doğru gitmek istiyordu. Hastane pencereleri kapalıdır. 1982’de kendini boşluğa bırak bir hasta yakının açtığı davayı kazanması nedeniyle artık hastane pencereleri sıkı sıkıya kapalı. Öyle ki bazen olan havayı içeride haddinden fazla tutuyor. Onca teçhizatla girdiğim ve buhardan dolayı gözlüğümün ardına göremediğim bu adamın hala pencerelere yönelmesini anlayamamıştım. 78 yaşında bir erkek hastam. Nefes darlığı ön tanısıyla yatırıldığında son zamanlarda dünyaya musallat olan bir virüsün pençesinde olduğunu anlamıştık. Oksijene ihtiyaç duyuracak kadar nefessiz bırakan bir özelliği var. Aniden gelişiyor ve sanki yüksek dağ etkelerinden birde yerin altına sokulmuş kadar nefessiz bırakıyor. Yakın zamanda bütün dünyayı kırıp geçirmesi bir yana ülkelerin alt yapı sorunlarını da yüzlerine vurdu. Ruhsuzluklarını da. Şimdilerde hedefi yaşlılar ve düşkünler olan ülkelerin belki de çözüm yolu. Böyle düşünmek istemesem de hayatlarını kaybedenlerin yaşlı olmasına alışamadım. İçeri girdiğimi görünce döndü ve bana baktı.
“Doktor, bana bir şey söyle, bu yatıştan sağ çikacak mıyım ?”
Kararın bende olması isterdim.
“Kızımı ve oğlumu görmek istiyorum.” dedi.
Ona bu virüs nedeniyle hasta yakınının iyiliği için ziyaretçi kabul etmediğimizi söyledim.

“Yalnız ölmek kaderimizde varmış. Belki de hakkımız buymuş!” dedi.
Her girdiğim hasta odasında bir telaşım var, bir an önce çıkmak istiyordum. Ne kadar çok solursam o kadarı genzime kadar giden bu virüs ile hastalanmak istemiyordum. Her kapıya uzanışımda birçok insan ve emekler aklıma geliyordu. Hastalanmak istemiyordum. O nedenle söylediklerine odaklanamıyordum. Zaten çok ama çok yorgun ve düşkün durumdaydı. Onu konuşturmak da istemiyordum. Sebebi aradında bocalıyorum. Ağzından ek virüs partiküllerinin odayı doldurmasını istemiyordum bu kesin. Çıkar çıkmaz bir diğer odaya girmek için hazırlıklarım sırasında geldi telefon. Ana ofise çağrılıyordum. Yolda denk geldim hastanemizin en sevilen hademesine. Bütün işler ondan sorulur. Hastaları odalara taşır, bizi bile utanmazsa taşıyacak her zaman güler yüzlü 40’larında bir adam. En çok ilgili çeken sağ elinin ön yüzündeki dövmedir. Yaşlı bir adam yüzü ve huzur içinde uyu yazar üzerinde. Hep sormak isterdim. Nedir bu diye ? hiç vaktim olmamıştı. O gün aynı asansörde mahsur kalınca gözlüğümün arkadaşından beni tanımasına duygudum saygı ile ona sordum dövmenin üzerindeki yüzü. “ Babam!” dedi. Duraksadım. Konunun nereye gideceğini bildiğim için ve kalbimin ek bir yükü kaldırma olasılığı o gün için kotasına yaklaştığından sormak istemedim. Daha fazla soru, daha derin duygulara gark ediyor bende. Gün içi koşuşturmasından sonra elime aldığım kahvenin ağırlığı kadar ruhuma çöreklenen şeyler haline geliyor. Ya sakince Kabul edişlere ya da isyan gibi haykırışlara yol açıyorlar. Sormadım.

Söyledi: “Babam oldu benim 80’lerde ben daha 8 yasındayken, çete savaşlarında….” ..dedi. Ekledi. Bazen sessizleşmek mi lazım. ” Mr X. iyi ki sen varsın.. Allah bizi kutsasın!” çıktım. Koştura koştura ana ofise girdim. Hastanenin en kallavi kadrosu orada buyur ettiler masaya. Önemli karar alınan masalar hep uzun olur ya da büyük ve oval. Bizimki onlara nazaran küçüktü. Birileri için en büyük kararaları almak için oval ofisleri gerek yokmuş öğrendim. “Herkese yetecek ventilatör yok, herkese yetecek diyaliz makinesi yok. Kararlarınızı vicdanınız ve beklentinizle alacaksınız !” dediler.
Yanıtlayacak bir durum yoktu. Durum kötüydü. Hızla gelen bir dalga gibiydi bu. Bir kısım kıyıyı ve uzantılarını dağıtacak ve şanslıysak orada kalacaktı. Yoksa altında kalacaktık. Ve kalmak üzereydik.
Birden aklıma Godfather ‘dan bir replik geldi.
“Kişisel değil Sonny, bu sadece bir iş!” Böyle olmasını yeğlerdim. Bu sadece bir iş olsaydı, sanırım bu kadar derin yaralara kapı aralamazdı. Bazen sevdiğiniz bir filmin kahramanı haline gelirsiniz. Farkında değilsinizdir sonunda anlayacağınız bir durumdur. Sahneleri ve akışı sizin kontrolünde değildir illaki bir nokta vardır. Oradaşınızdır. Sadece kafanızda bir kaç kez söylerek kalbiminizi rahatlatmak istesiniz. O anlardandı..

Eve geri geldiğimde kafamda birkaç soru dönüyordu. Acaba bu durum ne kadar sürecekti? Nöbetlerim çok ağır geçiyordu ve ailemden uzak durmak onların iyiliği içindi. Beynim zaten karantinada doğduğundan beri. Şimdi fiziki izolasyon da bekleniyor. Ona da eyvallah etmek benim gibiler için kolay. Sadece hayatımı zorlaştıran ruhuma sızan şeyler. Akşamları koştura koştura kendimi attığım düşün altında da yıkanmayacak şeyler olması korkusu bastı. Uykularımın zaman içinde bölüneceğine inancım bugün için girdiğim toplantılar ile ayyuka çıkar dursun, evde kişisel yalıtım ne mümkün.. Ufaklıkların hepsi üzerimde. Maskeli olunca da oyun sanıyorlar iş iyice çığrından çıkınca atölyemde uyumalara başlama kararı aldım. Bu sanırım biraz koyacaktı. Bekliyordum. Umutsuzluk da peydah olmaya başladı.

Ertesi gün yatış yapmak için görevlendirildim. 48 saat. Aralıksız insan görmem gerekiyordu. Yoğun bakımın işi ağırdır. Fakat hastanemizin 20 yatağı vardır bu yoğunluktaki hastalar için. Bugün durum bambaşkaydı. Acile girişin yan bölümünden başlayan diğer çıkıştaki ucuna uzanan hasta yatakları entube edilmiş hastalar ile sıralanmıştı. Her yer yoğun bakımdı. Ben yoğun bakın eğitimi aldığım için hastaların solunum cihazlarını kontrol edip, yeni yatan hastalarının kimin solunum cihazına ihtyaç duyacağını belirliyordum. O yığın hastanın arasında bir hasta yakınını bana yaklaştı.

“Babam burada yatıyor bana yardımcı olabilir misiniz?”..
O kadar yoğunluğun arasından nasıl oldu bilmiyorum o kadına yardım etmek istedim. Hastasının ismine baktım…Kata yatırdığım durumu ağırlaşan o yaşlı hastam. Kızına babasını göremeyebileceğini söyleyerek yukarı çıkarırken, sessiz ağlayışına tanık olmaktan sakinlemiştim. Curcuna içinde bir acil süresince ağlayış ve çığrışlara yalıtımlıyız, sessiz olduğunda ise canımızı yakıyor. O yüzden doktorlar biraz gariptir.. Sessizleşmek üzerine eğitim aldık. Kağıt kadar sessiz oluruz. Kitap kadar dolu. Odaya kadar getiremedim bile, görevliler durdurdu. Kadını yalnız başına bırakmak zorundaydım. Ağlıyordu.

Bazen karar vermek gerekiyor. Kalmayı ve gitmeyi tercihten tutun kimin öleceğini seçmeye kadar. Kadın 50’lillerinde oldukça bakımlı bir kadın olduğu her halinden belli bir kadın ; gözlerinden akan rimelini silerken çantasından çıkardığı kokulu bir mendilin üzerinde geçenlerde gittiğim bir binealdeki tanıştığım filantropist aklıma geldi. Benzer bir mendil çantası var, işlemeli ve üzerinde rönasans motifleri var. Yine detaylara takılıyordum. Sadece üzerindeki Uffizi detayını merak ediyorum. Ama kısa aralıklarla çıkardı. Ve içinden ıslak bir mendil alıp yerine koydu. Ona odaklanmam lazımdı. Bana babasının çok iyi bir insan olduğunu anlattı. Dedelerinin ünlü 1960 mafyalarından bir aileye mensup olduğunu ve babasının bu nedenle kendini yardımlara ve hayır işlerine verdiğini anlattı. Sanırım uzun süredir soyadının ağırlığını anlayamamıştım. Sonra sonra farkettiğim gerçekler var bazen hastalarımda. İlk gün söylediği şeylerin manasını son günlerinde farkettiğim şeyler. Kendi hayatıma iz düşen ama kabullenmeyerek beynimin en diplerine gömdüklerim var. Kadın bana söylediği şeylerin içinde neler olduğunu bilmiyordu.. Kendisine kızını göstermek istiyordum. Fakat teknoloji ile bunu yapmak istediğimi anladığımda telefonumu koruyarak odasına girmek ve bu iki aile ferdini sosyal medianın o bağlantısı ile birleştirmek için kolları sıvadım. Belki onları facetime ile birleştirebilirdim. İşimin gücümün arasında neden buna takıldığımı bilmiyordum. Ama kadının çaresiz ağlamaları beni yeteri kadar üzmüş olsa gerek. Ona yardım etmek istiyordum.

Odaya gittim. Mr X sakince yüksek oksijen ile yarı baygın yatıyordu. Seslendim. Yanıt vermedi. Telefon yardımıyla kızının sesini dinlettiğimde ise gözlerini açtı. Mr X bana baktı. Beni hatırlamadığına emin olduğum kadar kızının sesine yanıt verdiğine emindim. Kısa bir süre konuşmalarına tanık oldum. Çünkü Mr X‘in son sözleriydi.

Daha sonraki günlerde sadece işler daha da kötüleşti. Artık bilincini kaybetti. Yoğun bakıma kaldırılması için solunum cihazının takılması gerekiyordu. Kızını aradım. Kızı sordu.

“Babam için almam gereken karar sizce ne olmalı? “ .

Bu soruya artık aşinayım. Ben istatistiki bilgileri veriyorum. Ve sonunda eğer onlar benim yakınım olsa ne karar verebileceğimi ekliyorum. Sonra da kararlarını bekliyorum. Mr X çok yaşlıydı ve bütün organları zarar almıştı. Bu virüsten bu klinikte olup da yaşayan hastam yoktu. Özetle durumunun çok kötü olduğunu ve bütün müdahalelerin sonucu değiştiremeyeceğine kanaat getirdiğimi söyledim.

Ve Mr X’e solunum cihazı ve diyaliz yapmadık. İki saat içinde yatağında yaptığımız morfin ile belki de huzurla öldü. Acı yoktu yüzünde. Yanında ben vardım. Hemşirem kapıda bekledi. Gözleri açık kalmıştı. Kapadım. Ve odadan çıktım.

Çok zor gelen yazmaya, yaşanırken biraz daha kolay. Bazen yaşamaya çok zor gelen yazarken daha kolay.

Mahallenin beslendiği ya da beslediği çete ile ilişkileri içinde büyümüş Edward’taki babasının 1982’de evlerinin önünde babasının gözünün önünde ölüme tanık olana kadar. Yaşın 8 olsa da bir çocuk olarak ne kadar etkilendiğini görmemek mümkün değildi. Gözleri buğulu ittirdiğimiz o ölünün kime ait olduğu aklıma geldiğinde bir süre sadece onun suratındaki yaşlar gözüme takıldı. Maskeleri sevmeye başladım. Çünkü ağladığınızda eğer gözünüze bakmazlarsa kimse gözlüğün altında ne olduğunu anlamıyor. Siz ölen hastalarınız için içeride ırmak yapsanız kimsenin haberi yok. Edward’ın maskesinin altından gördüm onları. Hala daha gönlünün ateşini söndüremeyenlerde gördüğüm bir göz bu. Hep dün ölmüş gibi yaşayanlara özgü bir fer bu. Morga ölen hiçbir hastamı götürmedim. İlk hastamdı Mr X. Ne ilginç ki onu morga indirdiğimiz bu hademenin öyküsünü dinlerken, aklıma bir sıra kapanışlar gelmeye başlamıştı. Hayat ne trajikomik der oldum kendi kendime. Yıllar önce bir mafya ailesinin üst düzey babalarından birinin torununu aynı aileden zarar almış biri gömülmeye yine yalnız götürüyor. Hem de cellatı ile. Ölüm kararını veren Edward ile yine hayatın öncesinde bir dosyayı kapatmak bana denk geldi..

Adaleti sorgular bir dönemime denk geldi. Kimin ölümüne karar vereceğime ait sorunlu bir döneme denk geldi. Bazen sorgularken yukarıdaki size bir hikaye çizer. Siz aslında o çok sevdiğiniz filmin baş kahramanisizdir sadece farketmeniz zaman alır. Kimi tekli infazlar çoklu ölümler için de doğal yolla belki dosyaları kapatıyordur.

Bazen birileri için mafia sizsinizdir…Ama bu sefer sadece iş değildir, belki biraz bireyseldir. Sonucu ne olursa olsun belki adalet yine de vardır.

, , , , , , , ,

Leave a Reply

Your email address will not be published.